Sisyphos’un Mirası

 

Golgota tepelerine giderken kan ter içinde gerçek! dünyaya geri döndüm. Zihnimde Kireneli Simun’un şefkati, havarilerin ihaneti ve horoz ötüşü vardı. Petrusun vicdanını rahatlatmak için döktüğü gözyaşları birer birer avurdumdan aşağı akıyordu sanki. Saate baktım, çoktan gece yarısını geçmişti. Beni yatağa çağıran uyku değil, modern dünyanın sabahki telaşıydı. En son ne zaman uyku ile girmiştim yatağa? Anımsamaya çalıştım ama yığınla anı zihnimi parçalamaya başlayınca vazgeçtim. Akıllı! telefonumun alarmını kurdum, art arda…

Gecenin zifiri karanlığında, penceresiz odamda gözlerimi tavana dikmiş, gözle görülebilir bir noktayı yakalamaya çalışıyordum. Sanki o noktayı bulursam bütün güzel anıları, sadece güzel olanları oradan çıkarabileceğimi düşünüyordum. Bir karabasan ağırlığında, oraya sızmışlardı. Çocukluğum, masumiyetim, annemin çamaşır sermesi, çamaşırlardan odaya yayılan o nemli koku… Her şey o noktada gizliydi. Kendimi biraz daha zorladım, ancak dünyanın telaşı zihnime ağır bastı. Akıllı! telefonum sessizce durduğu yerden bir yılan fısıltısıyla beni rahatsız ediyordu. UYU.

Yalvarırcasına uykuyu aradım, kendiliğinden gelip beni kollarına alacağını biliyordum, göğsüne serpiştirdiği düşlerden birini kulağıma fısıldayarak beni okşayacağını…  Bunaltıcı sıcaklıkta sağa sola dönüşler artık bir ritüel halini almıştı. Her gece yaptığım bu ayinlerle ancak cezbedebiliyordum onu.

Alarm sesi ile irkildim. Gece yalvararak çağırdığım uyku “biraz daha” diyerek beni göğsüne bastırıyordu. Şehrin tanrıları çoktan yerlerini almış, insan selleri dolmuşlarda, metrolarda, otobüslerde kafalarını cama dayamış bir halde kendi uyku perilerinden fırsat buldukça faydalanıyordu. Oysa benim böyle bir lüksüm yoktu. Telefona uzanıp susturdum. Kendime biraz daha şarap tadında uyku sundum.

Teknoloji “nimetlerini” bir kez daha saldı üzerime, uyku sersemi bir küfür savurarak kalktım. Apar topar hazırlanıp dışarı çıktım. Dışarıda kıştan kalma bir ayaz vardı. Güneş sanal bir perdeden gelen renklerden ibaretti, üstüne vazife edindiği sıcaklığı hissettirmiyordu. Kafamı kaldırıp onun olduğu yöne alaylı bir bakış attım. Gök çok ince kırbaç izleri ile doluydu. Sanki Güneş ona döneceğimi bilmiş ve bana cevap vermişti. Her bir kırbaçta bir insan izi vardı. Eğer Homeros’un dünyasında olsam bu izleri Olympos’lu bir Tanrı’ya ait hissedip ürperebilirdim. Her izde bir hınç vardı sanki. İnsanlığa duyulan bir hınç. Duyarlı bir aktivist edasına bulanmadan başımı eğdim, yoluma devam ettim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir