DİJİTAL DÜNYADA ANALOG İNSAN

14.yüzyılda İbn-i Haldun’un “Coğrafya Kaderdir” tespiti yaşadığı dönem göz önünde tutulduğunda isabetli olsa da bugün geldiğimiz zaman diliminde tartışılır bir yerdedir. Bireysel kimliğin oluşumunda ve aidiyet hissiyatını oluştururken referans alınan toplumsal çevre ve bu çevrenin fiziki çerçevesi olan coğrafi alan sınırları teknolojinin de etkisiyle ortadan kalkmaktadır. Bireyin ve toplumun bilincini, hafızasını, yaşam pratiklerini oluştururken önemli bir yerde olan zaman ve mekân algısı yaşanan teknolojik dönüşümler aracılığıyla yeniden üretilebilir, durdurulabilir ya da manipüle edilebilir hale gelmiştir. Toplumsal sınırları belirleyen simgeler, “uygarlığın” hemen hemen dünyanın en ücra köşesine götürülmüş olmasıyla birlikte dönüşmeye, revize edilmeye ya da yeniden kurgulanmaya başlanmıştır.

Elektronik alanda hız kazanan teknoloji ile birlikte insanların içinde bulunduğu konum da değişim göstermektedir. İngiltere’de dokuma tezgahları ile başlayan endüstriyel teknoloji, sanayi devrimini beraberinde getirmiş ve insanların üretim konusundaki aktif durumları da yavaş yavaş pasifize edilmiştir. Ludist[1] bir ifade olan bu cümlenin gerçekliği yadsınamaz bir biçimde günümüzde görülmektedir. Makinelerin minimal düzeyde koşullanması ile birlikte fabrikalardaki insan emeğine dayalı işgücünün azalmaya başlaması, zaman ve imalat konusunda elde edilen başarılar vb. istatistiki verilerle birlikte teknolojinin kendi bilincini oluşturmaya başladığını söyleyebiliriz. 20.yy’ın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşının ardından sayısal ve fiziksel üstünlüğün, kahramanlığın, vatanseverliğin bir nişanesi olan askeri zemin, varlığını teknolojik atılımlarla sürdüreceğini düşünmeye başlamış, nükleer gösteri (Hiroşima ve Nagazaki) karşısında hayranlığını gizleyemeyen ve dönüşen kurumlardan biri olmaya başlamıştır.

Dijital dünyanın bilgisayar aracılığı ile kodlanarak oluşmaya başladığı evrede teknoloji ilk emeklemesini gerçekleştirmiş, onu üreten yaratıcılarına karşı geleceğe koşar adım gideceğinin sinyallerini vermiştir. Lumiere kardeşler tarafından başlayan ve hızla ilerleyen sinema bu emeklemenin en temel cesaret kaynağı olarak görülebilir. Trenin gara gelişini gerçek sanan insanların filmin gösterildiği salondan kaçmasıyla analog oluşunu ilan eden insan dijitalleşme karşısındaki şaşkınlığını ise yine sinemada Melies’in Ay’a Seyahat adlı filminde göstermiştir. İmkansız gibi görülen Dünyanın dışına çıkma düşüncesi bu filmle imkansızlığını biraz olsun gidermiş, aynı yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirerek Melies’e saygısını göstermiştir. “Benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım” diyen Armstrong, bütün insanlık için attığı adımıyla bizi dünyanın dışına çıkarmıştır, tabi yine dijital olarak! Emekleme sürecini aşıp koşar adım ilerleyen teknoloji; hesaplamaları, kodları, yazılımları ve daha birçok mahareti ile dijitalleşmenin iktidarını oluştururken kendini var eden analog kültüre de ihanet etmemiş, ona olan vefasını antika olarak kurgulamıştır. Artık Baudrillard’ın ifadesiyle sentetik ve elektronik devreler aracılığıyla yanı başımıza getirilen dünyada analog kalmanın bedeli antika olmaktır. Tabi hurda olacak kadar kötü değilseniz.

[1] Ludizm : “Kral Ludd”un adına atfen Ludizm olarak adlandırılan makinaların kırılması hareketi, sanayileşmenin erken dönemlerinde (kalifiye) işgücünü ikame eden makinaların yaygınlaşmasına karşı ilk protesto biçimiydi. (Türkiye İmalat Sanayiinde Teknolojik Değişme ve İstihdam, Erol Taymaz)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir