Sanrı

Yine ansızın gelen sanrılardan birine tutulmuş yürüyordu. Sanrılar ansızın gelmeleriyle bu vasfı kazanmış olmalı diye düşündü. Ensesinden şakaklarına kadar bir şok dalgası halinde yayılan ağrılar tetiklemişti bu yolculuğu. Sözde biraz temiz hava iyi gelir düşüncesiyle çıkmıştı evden, ancak asıl sebebi o da bilmiyordu. Yürüyordu sadece. Bir vakit gelince duracak ve geri dönecekti. Gürültülü ve kalabalık caddelerden uzak durmaya özen gösteriyor, kendini bile şaşırtan ani dönüşlerle tenha sokaklara dalıyordu. Tepesindeki güneş onu açık ediyordu sanki. Binlerce savaşa tanıklık etmiş, tapınmaların odağı olmuş, tanrıların tahtından doğan güneş şimdi onu açık etmeyi kendine görev edinmişti. Ayıplar bir şekilde iç geçirdi. Hem kendini hem de güneşi. Askerlik bittiğinde söz vermişti kendine, gerçeğin tam ortasında yaşamak gerekliydi. Hatta bunu bir süre başardı. Ehliyet almıştı mesela, arabalara merak salmıştı bir süre ama birden söndü hevesi. Bunun için biriktirdiği parayı bir anda yığınla kitaba yatırmıştı. Üstelik onca kitap arasından sadece birkaçını okumakla yetinmişti. Hep o Helen’e benzettiği kız yüzünden olmuştu bunlar. Yo, hayır… Asıl suçlu Homeros’tu.

Kendi dışında herkesi suçlayarak yürümeye devam etti. Ahmaklığı kafasındaki zonklamayla denk düşünce birden durakladı. Kızın hiçbir suçu yoktu. Onu sadece bir kafede otururken görmüştü o kadar. Üstelik Helen’e benzediği de tartışılır. Homeros, sadece tanrıların bile kıskandığı bir güzelliğe sahip olduğundan bahsetmişti. Paris’i nasıl cezbettiğinden ve koca bir Truva’yı nasıl dul bırakılan kadınlarla doldurduğundan… Kafasını kaldırıp bu savaşın en somut tanığı olan güneşe baktı. Zonklayan şakakları daha da parlak bir görünüm kazanmıştı. Gözlerinin yanmasına aldırış etmeden öylece duruyordu. Eğer savaş alanında olsaydı bir nara atabilirdi. Bir kuşun baktığı yerden hızla geçişiyle birlikte tekrar başını eğdi. Aşırı ışık gözlerini yakmıştı, etrafa odaklanmak için gözlerini ovuşturduktan sonra kendisini gerçek dünyaya geri döndüren kuşu aramaya başladı. Kuşun gittiği yöne doğru dikkatle bakarak koca koca binaları dikizledi. Az önceki sahneden dolayı yanmakta olan gözleri onu zorluyordu. Başını yere eğip bir süre öylece kaldı. Ah Helen bütün bunların sorumlusu sensin.

Biraz sonra içtiği sigaranın da etkisiyle birlikte biraz olsun durulmuştu zihni. Tekrar kafasını kaldırıp karşısındaki binalara bakmaya başladı. Boğuk renkleriyle birbirine ritimli bir şekilde bağlı bu yapılarda en ufak bir kıpırtı bile yoktu. Koca koca pencerelerindeki karanlık güneşi bile yutuyordu sanki. İçindeki kasvet artmaya başlamıştı, kalkıp yürümek için hamle yaptığında ufak bir hareket sezdi. Dikkatle baktığında kuşu daha önce fark etmemiş olmasına şaşırdı. Bir gariplik sezdi kuşta. Kurşuni renkleri haddinden fazla parlak, bakışları bir kuşa hiç uygun olmayan şekilde sabit, öylece duruyordu. Kuşu daha net görebilmek için temkinli adımlarla karşı kaldırıma doğru ilerledi. Nasıl olurda bir kuş bu kadar ruhsuz olabilir diye düşünmeye başladı. Gotik bir heykel gibi duran kuş ona tepeden bakıyordu. Bu, kuşun tabiatına aykırı. Öylece bu gürültüde nasıl olurda hareketsiz kalabilir. Yoksa o da sanrıya tutulmuş olmasın. Anlamsız bakışlarını caddeye doğru çevirdi, kimse ne ona ne de kuşa bakıyordu. Sadece annesinin kolundan sürüklediği yaygaracı çocukla göz göze geldi. Kadının ayağı bir taşa takılıp tökezledi. Okkalı bir küfür savuran kadın çocuğa sağlam bir şamar patlattı. “Bu nedir ya! Hangi yüzyıldayız, bu taşın burada ne işi var” diyerek yürümeye devam eden kadın çocuğu sürüklemeye de devam ediyordu. Kadının hayıflanarak tökezlediği taşa baktı, gerçekten ne işi var bu taşın burada? Kim getirmiş olabilir ki bu taşı. Bilgin bir tavırla etrafındaki yapılara baktı. Her biri özenle seçilmiş, peyzaja uygun süslemeleri olan yapılara ait değildi bu taş. O zaman ne işi vardı bu taşın burada. Neden olması gereken yerde değil de buradaydı, neden bu kadının ayağına takılmıştı. Bu taşın burada olmaya hakkı yok. Olsa olsa en fazla terk edilmiş bir köyde ya da sadece çobanların ve güttüğü hayvanların mesken tuttuğu dağ başında bir yerde olabilirdi. Yani kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde. Kuş uçmaz mı?

Endişeyle kafasını yukarı kaldırdı. Kuş yoktu. Güneşin alaycı bakışları altında etrafına bakındı. Nereye gitmiş olabilir ki bu ruhsuz kuş! Civarda balkon demirleri dışında konabileceği bir yer yok, üstelik üstünkörü budanmış ağaçlar onu kamufle edemeyecek kadar güdük. O esnada bakışları karşı kaldırımdaki adama takıldı. Elindeki telefonu biraz önce kuşun tünediği binaya tutmuş bakıyordu. Heyecanla adama yaklaştı, gırtlağını temizledikten sonra “Pardon, kuşa ne olduğunu görebildiniz mi? Yaygaracı çocuğun annesi tökezlediğinde bu şehre ait olmayan bir taşa bakmak için başımı eğmiştim. Sonra taşın geldiği yere dair çıkarımlarda bulunurken birden aklıma kuş geldi. Kafamı kaldırdığımda yok olmuştu ruhsuz kuş.” Adam tedirgin bakışlarla baktıktan sonra “Hangi kuş” diye cevap verdi. “Şurada işte, şu gri binanın 1,2,3… 13.katındaki balkonda duran kuş. Çiçek desenli şemsiye var ya işte oraya tünemişti” karşısındaki adam hınzırca bir gülümseyiş atıp uzaklaşmaya başladı. Arada bir arkasını dönüp bakıyor, kendi kendine konuşarak uzaklaşıyordu. Tekrar kuşun olduğu yere bakmaya başladı. Balkon oradaydı, gördüğünden emindi, ama kuş yoktu. Belki de sanrının etkisiydi diye düşünerek tekrar karşı kaldırıma geçti. Yerde duran taşa bir tekme savurdu ve yürümeye devam etti. Bir kuş ve taş ne kadar önemli olabilir ki, benimki de iş işte. Kuş ve taştan önce ne düşündüğü anımsamaya çalıştı. Helen!

Yine ansınızın gelen sanrılardan birine tutulmuştu, ani bir dönüşle gözden kayboldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir