METRUK YADİGARLAR

 

 

Baharın yaklaşmasıyla birlikte avluya doluşan kuşların cıvıltısı bu gri şehre sonunda biraz renk getirmişti. Ana caddeye bakan pencereden sızan ikindi güneşi, içeriye kitaplarda rastlanabilecek türden bir hava veriyordu. Öğle vaktinin yoğunluğundan geriye kalan son bardakları da yıkadıktan sonra biraz soluklanmak için pencere önündeki boş masaya oturdum. Uzun zamandır bitiremediğim “Genç Werther’in Acıları” nda sona yaklaşmıştım. Yazıldığı dönem birçok genci intihara sürüklemiş olması, moda ürünü olmayan, dönemin Almanya’sında mavi ceket ve sarı pantolon giyen gençlerin türemesine sebep olması onu daha fazla cezbedici bir hale getiriyordu. Kafamı kaldırıp pencereden dışarı baktım, yürüyen insanları mavi ceket ve sarı pantolonlu olarak görmeye çalıştım ancak nafile… Böyle şeyler ancak kitaplarda oluyor. Gerçek ise tam bir hayal kırıklığı. Aynı fabrikadan çıkmış memur takımının gri şehre uygun takım elbiseleri, marjinal gözükmeye çalışan marka manyağı gençler, birbiri ardına dizilmiş yürüyorlar, otobüs durağında kafalarını telefonlarına gömmüş bekliyorlardı. Durağa yanaşan otobüsün üzerindeki hat numarasını görünce hemen saatime baktım, 16.30.

Otobüsten inenler arasından onu seçmekte zorlanmadım. Yaz-kış boynundaki gri kaşkolu, öne eğik başı ve birilerinden saklanırcasına yürüyüşü… Nerede görsem tanırdım bu adamı. Yine her zamanki vakitte gelmişti. Masadakileri toparlayıp tezgahın arkasına geçtim. Kapıdan içeri girdiğinde göz ucuyla içeriyi süzdü. “Hoş geldiniz” dedim. Başıyla nazik bir selam verdi, üst kata çıkan merdivenlere yöneleceğini düşünmüştüm ancak tezgahın üzerindeki kitabımı görebilmek için bir iki adım yaklaştı. Kısa bir süre kitabın üzerinde duran gözlerini yavaşça kaldırıp bana baktı. Dudaklarında samimi bir tebessüm oluştu ve ardından üst kata çıkmaya başladı. İlk defa göz göze geldiğimizi fark ettim. Sıradan bir gözleri vardı ancak göz bebeklerindeki o siyahlık derin bir kuyuyu andırıyordu. Kupa bardağa doldurduğum çayın yanına iki parça madlen kurabiyesi koyup yukarıya çıktım. Masaya geldiğimde yine not defterine eğilmiş, sayfalarını karıştırır bir vaziyette buldum onu. Aramızda, ilk gelmeye başladığı zamanlardan kalma bir anlaşma vardı; sohbet etmemek. Onun gelişlerini ilk keşfettiğim zamanlarda merak duyup sohbet etmek istemiştim, basit bir “Bugün nasılsınız” sorusuyla bunu halledilebileceğim kanısındaydım ancak o not defterinden kafasını bile kaldırmamıştı. Bir keresinde de tam çıkarken “Hafta sonları ve resmi tatillerde de açığız” demiştim ancak o yine duymamazlıktan gelip yoluna devam etmişti. Başka birisi olsa belki arsızlık edip sohbet etme çabasına girebilirdim ancak ondaki vakurluk beni bundan alıkoyuyordu. Çayı ve kurabiyeyi bırakıp onu not defterindeki dünyayla baş başa bıraktım.

Mesai bitimi sonrası PTT binasından bir sel gibi çıkan memur kesimi otobüs durağını doldurmuş, cadde trafiği artmıştı. Hafif bir şekilde çiseleyen bahar yağmuru nedense insanların üzerinde endişeli bir etki bırakmaya başladı. Yan taraftaki okulun son zili de çalmıştı. Yağmurun altında kuşlar gibi cıvıldamaya başlayan çocuklar, büyüklerine nispet yaparcasına gökyüzüne bakıyor, dilleriyle yağmur tanelerini tadıyorlardı. Biraz toprak kokusu almak umuduyla dışarı çıktım, diline yağmur değen her çocuk bir sevinç çığlığı atıyor, ellerini tuttukları velileri ise aceleyle yürüyorlardı. Uzun bir süre bu debdebeyi izledim. Yağmur yavaşlamış, ortalık sakinleşmişti. Güneş kuşların vedası eşliğinde beton yapıların arasından kızıl bir gök bırakarak batıyordu. Dalmış olduğum bu görüntüden Arif abinin şeffaf cama yaptığı şiddetli dokunuşlarla kendime geldim. Boğuk sesiyle alaya alır bir şekilde “Aşık mısın oğlum! Nereye daldın öyle, sabahtan beri sana sesleniyorum.” Hafifçe gülümseyip elimdeki izmariti çöpe attım. İçeri girdiğimde tezgahtaki gri kaşkol ve not defterini görünce şaşırmıştım. Arif abi “Seninki bunları unutmuş gitmiş” dediğinde şaşkınlığım yerini heyecana bırakmıştı. Biraz bekledikten sonra “Ne zaman gitti ki abi. Dışardaydım ben, geçerken görmedim” diyerek otobüs durağına baktım. Gerçekten de oradaydı ve bana bakmaktaydı. Donup kalmıştım. Durağa yanaşan otobüsü fark edince hemen tezgahın üzerindekilere uzanıp kaptım, kapıdan fırlayıp durağa doğru koşmaya başladım ancak o elini kaldırıp durmamı söyledi. Öylece kalakalmıştım. Arkasını döndü, ağır adımlarla otobüse bindi ve gitti. Sanki çok sevdiğim biriyle vedalaşıyordum, üzerime çöken kasvetten sıyrılmam mümkün değildi. Ayaklarım olduğum yere çivilenmişti. Elimdeki gri kaşkola ve not defterine baktım, gerisingeri dükkandan içeri girdiğimde Arif abinin meraklı gözleriyle karşılaştım. Hiçbir şey söylemeden tezgahın arkasına geçtim, elimdekileri çantamın üzerine bırakıp bardak ve tabağı temizlemeye başladım.

Ertesi gün heyecanla onun geleceği saati bekledim, ancak ne o gün ne de ondan sonraki günlerde onu bir daha göremedim. Not defterini ve gri kaşkolu dükkanın arka tarafındaki dolabımın içinde bırakıyordum. Birkaç kez eve götürmeyi düşündüm ancak cesaret edemedim. Not defterinde yazanları görmek için hissettiğim merak ve heyecan onun gittiği günden sonra yerini büyük bir korkuya bırakmıştı. Her an geri dönebilir ve benden hesap sorabilir düşüncesiyle elimi dahi uzatamamıştım. Okumadığımı söyleyebilir, onu kandırabilirdim diye düşündüm birkaç kez ancak her defasında gözlerindeki o karanlık kuyuda boğuluyormuşum hissine kapılırdım. Onun gelmediği her gün eksilmeye başlamıştım. Sanki giden o değil, benim bir parçamdı. Dünyadan yavaş yavaş siliniyordum, ruhumdan parça parça eksilen bir şeyler vardı. Onun her zaman geldiği saatlerde büyük bir heyecanla durağa bakar, duran her otobüsle kısa süreli tamamlanıp tekrar o eksilen kişiliğe bürünürdüm. Bu durumu daha fazla sürdüremezdim. Onu bulmalıydım. Gri kaşkolunu ve not defterini ona geri vermeliydim.

İzinli olduğum gün dükkana gidip gri kaşkolu ve not defterini aldım. Güvenlik kamerasından çıkarttığım ona ait birkaç fotoğrafla beraber otobüs durağında beklemeye başladım. Otobüsün geldiğini görünce içimde çocuksu bir heyecan yükseldi. Sanki gurbetten evine dönen biri gibiydim. O otobüs beni vatanıma, yuvama götürecekti. Otobüse binmeden önce emin olmak için kafamı kaldırıp hat numarasına baktım. 154 Sokullu-Ulus.

Son durağa yaklaşmıştık. Otobüsteki son kişi bendim. Şoför dikiz aynasından bana bakıyordu. Yerimden kalkıp yanına gittim, selam verdim ve cebimdeki fotoğrafları çıkarak fotoğraftaki adamı tanıyıp tanımadığını sordum. Fotoğraflara gelişigüzel bir göz atan şoför sorgulayıcı gözlerle bana baktı ve “Hayırdır” dedi. Ona durumu duyarlı bir kafe çalışanı edasında anlattım. Eşyalarını unuttuğundan ve geri gelip almadığından, onun için önemli olduklarından bahsettim. “Neymiş ya bu kadar önemli olan, altın falan mı” diyerek alaycı bir gülüş attı. İsteksizce gülümsedim ve durumun ciddi bir hal kazanması için süsleyerek anlatmaya başladım. Yadigar bir eşya olduğunu, bunun üzerine sohbet ettiğimizi söyleyerek onu etkilemek için kendimce bir hikaye uydurdum. Her şeye bir cevabı vardı. “Madem bu kadar mühim nasıl unuttu ki” diyerek detaylara inmek istiyordu. İyice canım sıkılmaya başladı, “Bilmiyorum abi, dalgın bir adamdı, birkaç kez hesabı ödemeden gitmişti. 1 ay bekledik, baktık gelen giden yok biz bulalım bari dedik” diyerek konuyu kapatmaya çalışıyordum. “Ohoo. Her eşyasını unutanın peşinden giderseniz sizin iş zor. Bak mesela bizim otobüste de unutan unutana. Koyuyoruz istasyona arayan gelip alıyor. Baktık gelen giden yok kayıp eşya deposuna gönderiyoruz. Millet uçmuş yeğenim, çocuğunu unutan bile var vallahi” diyerek gülmeye devam etti. Otobüs istasyona girdiğinde ümidimi kesmiştim. Şoför ben yokmuşum gibi otobüsü park edip kabindeki eşyalarını toplamaya başladı. Otobüsün kapısını açıp “Gel Bakalım” diyerek yürümeye başladı, “Şu fotoğrafları bi daha versene” diyerek elimdekilere uzandı. Tekrar heyecanlanarak onu takip etmeye başladım, istasyondaki kulübenin önüne geldiğinde selam verip oturdu, diğer şoförler meraklı bir şekilde adamın elindekilere ve bana bakmaktaydı. Fotoğrafları çevik hareketlerde değiştirirken bir yandan da sigarasını yakmaya çalışıyordu. “Haaa tamam hatırladım bu adamı” dedi. Kalbim yerinden fırlayacaktı neredeyse. “Camiden sonraki duraktan biniyordu. Sessiz, gariban biriydi ha. Neymiş bu yadigar vallahi merak ettim, yanında değil mi yeğenim” diyerek bakışlarını benim üzerime doğrulttu. Adama kaşkol ve not defterini gösterirsem alay edeceğinden emindim. Diğer şoförlerde bakışlarını bana doğrultmuş, vereceğim cevabı merakla beklemekteydi. Elimi çantama atıp uygun bir şey bulmak ümidiyle karıştırmaya başladım. Aceleyle karıştırdığım çantadan görünüşte değerli ve eski bir şey bulmak için uğraşırken bir yandan da zihnimde o eşyanın ne olabileceğini düşünmeye başlamıştım. Kalemler, anahtarlık, kitap… Meraklı bakışların her biri üzerimdeki baskıyı arttırıyordu. Aslında adresi öğrenmiştim, camiden sonraki durak, ama hangi Cami? Zihnimdeki bu kargaşalarla boğuşurken parmaklarım sigara tabakasına değdi. Onu hissettiğimde derin bir oh çektim. Çantadan ağır hareketlerle çıkarmaya başladım, ancak gerginliği üzerimden atamamıştım henüz. Bu yemi yutup yutmayacakları konusunda zihnimle bedenim henüz mutabık değildi. Tabakayı çıkarıp şoförün yüzündeki ifadeyi anlamaya çalıştım. Sigarasından bir duman çekip bıraktı. Ellerini yavaşça tabakayı almak için uzattığında narin bir şekilde onu parmaklarımın arasında geri çektim. Bu hareket ona daha fazla değer katmıştı sanki. Diğerleri de tabakaya daha dikkatli bakmaya başladı. Karanfil sokaktaki seyyar satıcından aldığım tabaka bir anda değerli bir hazineye dönmüştü. Şoför tabakaya değdiğinde göz göze geldik. Bana güven vermek için tebessüm etti ve sonra narin bir şekilde tabakayı avuçlarına aldı. Bir kuyumcu gibi incelemeye başladı onu, izleyenlere bu işte uzman olduğunu hissettirmek istercesine kenarlarına bakıyor, parmak uçlarını üzerinde gezdiriyordu. “Dedemde de vardı bundan. Baya eski olsa gerek, üzerindeki işlemeler usta işi ha” diyerek tekrar bana uzattı. Gülmemek için kendimi zor tutmuştum, bir yandan da bu insanları kandırdığım için kendime kızıyordum. Tabakayı çevik bir hareketle çantanın içerisine bırakıp bu gösteriyi sonlandırdım.

Şoförle göz göze geldiğim her an heyecanım artıyor, etrafta cami görmeye çalışıyordum. Yola çıktığımız andan itibaren yaklaştığımız her durakta ona denk gelmekten korkuyordum. Binenleri dikkatle inceliyor, ona dair bir şeyler görmek istiyordum. Bu gri bir kaşkol dışında her şey olabilirdi. Otobüs yokuş yukarı çıkarken şoförle tekrar göz göze geldik, “Bu durakta ineceksin yiğenim” dedi. Otobüsten inip dikkatle etrafı incelediğimde ufak bir hayal kırıklığı yaşayıp yüzümü ekşittim. Böyle bir semtte yaşıyor olması beni memnun etmemişti, nedense onunla ilgili tahayyüllerimde hep geniş bir boşluk ve yalnızlık hayal etmiştim. Ancak etrafta sıkışık binalar, birbirine benzeyen mağazalardan başka bir şey yoktu. Nereden başlayacaktım? Kime sormalıydım? Şoföre anlattığım hikaye beni aşırı yormuştu. Daha kabul edilebilir, insanların meraklarını çekmeyen bir şey uydurmalıydım. Bu düşüncelerle caddeden yukarı doğru ilerlemeye başladım. Caminin önüne geldiğimde kafamı kaldırıp onu sorabileceğim bir yer bulmaya çalışıyordum. Market, taksi durağı, ekmek bayisi, büyük bir tuhafiye… Günde binlerce insan gören ve hiçbirinin yüzüne bakmayan bu insan topluluğu aradığım sorunun cevabını veremeyecekti. Tekrar aşağı dönmeye karar verdim, indiğim durağın karşısındaki pastane başlamak için uygun bir yer olabilirdi. Bu niyetle adım atmak için hamle yapmıştım ki karşı kaldırımdaki bir adamın bana baktığını gördüm. Avucundaki çekirdekleri seri hareketlerle çitleyen bu ufak tefek adam, kısa süreli bakışmamızın ardından başıyla nazikçe selam verdi. Bu samimi hareketinden cesaretlenerek caddenin karşısına geçtim. Yaklaştığımda dükkanın önündeki makineye dönüp tekrar avucuna çekirdek aldı ve bana dönerek “Hoş geldiniz” dedi. Sanki haftalardır beni bekliyordu, o kadar samimi bir şekilde söylemişti ki bu sözü gülümseyerek ona baktım. “Kolay gelsin abi hayırlı işler. Ben birini arıyorum” diyerek direk konuya girdim. Yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi güven veren bir ses tonuyla “Buyur kardeşim, kimi arıyorsun” dedi. “Valla abi ismini bilmiyorum ama resmi var” diyerek çantamdan resimleri çıkardım. Her gün bu olayı yaşıyormuş gibi sakin tavırlarıyla resimlere bakmaya başladı, bir yandan da çekirdekleri çitlemeye devam ediyordu. Fotoğraflara bakıp bir anda duruyor, kafasını kaldırıp etrafına bakıyordu. Bu harekete fotoğraflar mı yoksa çekirdeğin kavrulmuş olup olmaması mı sebep oluyordu anlayamadım. Tekrar fotoğraflara bakıp, dikkatle incelemeye başladı. O esnada dükkana genç bir çocuk girdi. Adam hala gözleri fotoğrafta, çekirdek çitlemeye devam ediyordu. Genç “Emin abi hala kavrulmadı mı ya çekirdek” diyerek adamın yanına yaklaştı ve şakayla karışık omzunun üzerinden fotoğraflara bakmaya başladı. Bu beni biraz rahatsız etmişti, ancak sesimi çıkarmadım. Adam gözlerini fotoğraftan ayırmadan “Valla kardeşim çıkaramadım ya” diyerek mahcup gözlerle bana baktı. O esnada omzunun üzerinden bakan genç “Hayırdır abi, kim bu” diyerek fotoğraftaki adama bakıyordu. “Lan Fevzi sen kuryesin oğlum, bi bak bakıyım şu fotoğrafa” diyerek elimdeki fotoğrafları aldı. Çocuk biraz daha dikkatle baktıktan sonra “Ha tamam gördüm ben bu adamı” dedi. Sanki ben orda yokmuşum gibi birbirleriyle konuşmaya başladılar;

“Nerde gördün”

“Şu ayakkabı tamir eden Orhan abi var ya. Onun olduğu apartmanda denk gelmiştim”

“Tamam kardeş bulduk galiba” diyerek bana döndü. “Fevzi, hadi abine yolu bir gösteriver koçum” diyerek gülümsedi. Çocuk saygılı bir şekilde adamı onaylayıp yürümeye başladı. “Eyvallah” abi diyerek çocuğu takip etmeye başladım. Ara sıra arkamı dönüp adama bakıyordum, tekrar kaldırıma geçmiş, karşı caddeye bakarak çekirdek çitliyordu. Sanki başka bir yabancı daha gelebilir ve meraklı bakışlarla etrafına bakarken onun güven veren gülümseyişine rastlayarak yolunu bulabilirdi. Yol ayrımına geldiğimizde genç “Bak abi hemen aşağıda sağda” diyerek küçük bir tabelayı gösterdi. Teşekkür edip yürümeye başladım. Deminki ufak tefek adamın samimiyeti nedense kendime olan güvenimi arttırmıştı, adımlarımı daha da sağlamlaştırdım.

Dükkandaki kalabalık yavaş yavaş artmaya başladı. Arif abi durgunluğumun farkındaydı ve beni uyarıp duruyordu. Kendime geldikten kısa bir süre sonra tekrar cebimdeki fotoğrafa gidiyordu kafam. Kimdi bu fotoğraftaki kadın? Neden fotoğrafı bana vermelerini söylemişti? Geleceğimi nereden biliyordu? Bu sorularıma ne Orhan abi, ne de Nuray abla cevap verebildi. Onu kimse tanımıyordu. İki yıl kaldığı apartmandan aniden gitmesi, bu fotoğrafı yalvaran gözlerle Nuray ablaya vermesi ve benim geleceğimi söylemesi durumu gittikçe içinden çıkılmaz bir hale sokmuştu. Gece boyunca fotoğrafı incelemiş, kadının kim olduğunu düşünmüştüm. Bir yerden tanıyordum, daha önce görmüştüm ama kim olabilir ki diye düşünmekten başka bir şey yapamıyordum. Arif abi sitemkar bir şekilde tekrar uyardı “Oğlum bak rahatsızsan söyle, ona göre hareket edeyim” diyerek bana bakıyordu. Özür dileyerek siparişleri teslim etmeye başladım. Kafam o kadar karışıktı ki siparişleri farklı masalara bırakmıştım. Arif abi “Bizimki bu gün biraz garip” diyerek şakayla karışık beni tezgaha çekti. “Tamam oğlum, bugünde izinlisin, kafan dalgın senin, hadi sen git” diyerek bana baktı. “Yok abi, tamam vallahi kendimdeyim. Bi sigara içeyim toparlarım” diyerek dışarı çıktım. Kalabalık yavaş yavaş azalıyordu. Hızlı hızlı çektiğim sigaranın verdiği uyuşukluk beni biraz olsun kendime getirmişti. Kendimden emin bir şekilde içeri girdim. Arif abinin sorgulayan bakışlarına tebessüm ederek cevap verdim. “6 numaranın bak bu çay” diyerek tezgahtaki çayı gösterdi. Çayı alıp masaya geldim ve “çay kimindi” diyerek oturanlara baktım. Birisi “Benim” diyerek döndü. O anda kalbim bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Bir anda nefessiz kalmıştım. Bütün vücudum titremeye başlamıştı, çayı masaya bırakırken dökmemiş olmam benim için büyük bir şanstı. Hızla tezgahın arkasına doğru geçtim, masadakilerin alaycı gülüşlerini duyuyordum. Arif abi korku dolu gözlerle bana bakıyordu. “Oğlum iyi misin sen. Sapsarı kesilmişsin noluyo lan” diyerek endişeyle elime dokundu. “Buz gibisin”

Tezgahın oraya oturmuş boş gözlerle etrafa bakıyordum. Arif abinin bir yandan müşterilerle ilgilenip bir yandan beni kontrol etmesi onu iyice yormuştu. Önümdeki tuzlu ayrandan bir yudum alıp suratımı ekşittim. Midem sanki ağzımdaydı, bütün metabolizmam bir anda çökmüştü. Bedenimdeki bu yorgunluğun sebebi zihnimdeki parçaları birleştirmeye çabalayışımdandı. Bir buçuk yıl… Evet ilk gelişinden itibaren tam bir buçuk yıl geçmişti. Her gün üst kata çıkıp terastaki en kuytu masaya geçerdi. Caddeye bakıp notlar aldığını düşünürdüm. Hatta ona özenip, onun gördüğü şeyleri görebilmek için dükkan boş olduğunda aynı masadan caddeye bakardım. Böyle bir şey olabileceğini hiç düşünmemiştim. Geldiği saatin ikindi güneşinin o efsunlu güzelliğiyle alakalı olduğuna dair kendimi inandırmıştım. Ama aslında onun güneşi PTT’de çalışan bu kadınmış. Otobüs durağından başı eğik ve saklanırcasına gelmesinin sebebi, not defterine yazdıkları… Her şeyin sebebi bu kadın. Raftaki fotoğrafa tekrar uzanıp elime aldım. Bir yandan masadaki kadına bakarken bir yandan da elimdeki fotoğrafa bakıyordum. O olmaması için kendimce benzerlikleri çürütmeye çalışıyordum ancak boşunaydı bu. Oradaydı, yüzüne vuran güneşle birlikte daha canlı ve olgunlaşmış bir şekilde olanlardan habersiz, etrafına bakıyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Benimle alakası olmayan bu durumdan sıyrılıp kurtulabilmek, eşyaları ve fotoğrafı atabilmek için yığınla bahane üretebilirdim. Ancak onu son görüşümdeki bana bakışı, Nuray ablanın “Yalvaran gözlerle verdi bu fotoğrafı. Artık mesuliyet sende, ben emaneti teslim ettim” dedikten sonraki verdiği nefes, her biri üzerimde ağırlık oluşturuyordu. Masadakiler yavaşça hareketlenmeye başladığında derin bir nefes alıp tezgahtan kasaya doğru geçtim, Arif abi soru soran gözlerle bana bakıyordu, adisyondaki hesabı ödeyip çıkmak üzere kapıya yöneldiklerinde ona doğru seslendim “Pardon! Biraz vaktinizi alabilir miyim”? Bu soru karşısında afallayıp kalmıştı, direkt ona bakıyordum, bakışlarımı ondan kurtarmak için harcadığım çaba nafileydi. Sanki ben artık yoktum, olayları dışarıdan izleyen biri gibiydim, bedenimi kontrol etmem mümkün değildi. Kısa süreli bir sessizlikten sonra kapıdakiler “Biz geçiyoruz Mervecim” diyerek uzaklaştılar. “Buyurun sizi dinliyorum” diyerek başını eğdi ve parmağındaki yüzüğü göstermeye çalıştığını fark ettim. Utancımdan kıpkırmızı kesilmiştim. İlk defa ondan nefret ediyordum, gri kaşkolunun da not defterinin de canı cehenneme diyerek kendime kızıyordum. “Yanlış anladınız, ben başka bir şey için rahatsız etmiştim sizi” diyerek mahcup gözlerle ona bakmaya başladım. Başı hala eğik bir şekilde duruyor, konuşmamı bekliyordu. “Şey, ben…” diyerek kendimi tekrar etmeye başladım. Zihnimde söylemek istediklerimi toparlıyor ancak tek kelime dahi edemiyordum. Dudaklarım açılıp kapanıyor, sesim çıkmıyordu sanki. Yan taraftaki eşyalara uzanıp bir anda tezgahın üzerine bıraktım. Başını hafifçe kaldırıp tezgahın üzerindeki gri kaşkola, not defterine ve fotoğrafa bakmaya başladı. Göz bebekleri yavaş yavaş büyümeye başlamıştı, masadaki eşyalar sanki yeniden oluşuyorlardı, her bir parçaları ilk anlarına dönüyor ve onun büyüyen gözleriyle yeniden oluşuyorlardı. O anda bu gözleri daha öncede gördüğümü fark ettim. Kapkara bir kuyuyu andıran bu gözlere baktıkça derinliğinde kayboluyordum. Hepsini dikkatle inceledikten sonra dudaklarında bir titreme oluştu. Bir anda kafasını kaldırıp şimşek gibi bir bakış attı bana. “Lütfen ona söyleyin beni sakın rahatsız etmesin” dedi. Karanlık kuyudan betona çakılmış gibi hissettim. Yavaşça arkasını dönüp çıkmak için hamle yaptı ama “Söyleyemem” dememle olduğu yere çakılı kaldı. Lafımın devamını bekliyordu, korktuğu her halinden belliydi. Tekrar bana döndüğünde yüzünde korkuyla karışık bir nefret vardı. Soran gözlerle bakıyordu bana. “Söyleyemem çünkü o gitti” dedim. Korkusu yerini bir rahatlamaya bırakmıştı, bunu fırsat bilip konuşmaya devam ettim. “Bunları burada bıraktı. Sizin almanızı istiyordu galiba” dedim. Ağır adımlarla tezgaha yanaştı. Gözlerindeki o karanlık kuyudan gelen uğultu gözlerini nemlendirmişti, ölmek üzere olan bir kelebeğin kanat çırpışları gibi narince indirip kaldırdı göz kapaklarını. Gözlerinden birer damla yaş avurtlarından akıp yanağındaki gamzelere değdi. İçimde bir ürperti hissettim. Boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. O ise sanki bu vedayı anlamış gibi tezgahın üzerindekilere bakıyordu. Birden yavaşça elini kaldırmaya başladı, o an bu elin bir ölüye ait olduğuna yemin edebilirdim. Bembeyaz iki küçük el. Kanımın bütün vücudumdan yavaş yavaş çekildiğini hissediyordum. Parmaklarının ucunda ölüm vardı sanki, yavaş yavaş tezgaha doğru götürdüğü bu elle birlikte dünyanın bütün renkleri solmaya başlamıştı. Her şey masanın üzerindeki kaşkol gibi grileşiyordu. Sanki bir asır sürmüştü bu hareket. Kaşkola değmesi an meselesiydi, o temasla birlikte sanki bir çocuk doğacak, bütün bu sessizliği çığlıklarıyla bastıracaktı. Ama bir anda durdu. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Korku, endişe, hüzün, nefret… Hızla dolaşıyordu bu yüzde. Gerçekten de eli bir ölünün eli gibi bir anda düştü. Bütün renkler eksilmiş bir şekilde geri döndüler. Başı önüne eğik bir şekilde kaldı. Kısa süreli bir tereddütten sonra “İstemiyorum, sizde kalabilirler” dedi ve gitti. O çıkarken saçlarına dokunarak içeri sızan rüzgar son bir hamleyle masanın üzerindeki not defterine dokundu ve sayfaları, solmuş birer yaprak gibi çevirip attı. Açık kalan mermer gibi sayfada şunlar yazıyordu;

“Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,

Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir